DİSK GENİŞLETİLMİŞ BAŞKANLAR KURULU 1-2 ŞUBAT 2008 TARİHİNDE BOLU'DA TOPLANDI

          

           DİSK Başkanlar Kurulu, Konfederasyonumuzun Yönetim Kurulu ve bağlı Sendikaların Yönetim Kurullarının katılımı ile 1-2 Şubat 2008 tarihinde Bolu'da yapıldı.

          Toplantının gündemi, DİSK'in 13. Genel Kurulu ve bu süreçte yapılan hazırlıklar ile gelecek dönemde DİSK'in hedef ve politikalarının neler olacağıydı. Bu amaçlarla oluşturulan komsiyonların hazırladığı raporlar tartışıldı. 

           DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu, Davutpaşa’da meydana gelen “kaza”ya ilişkin bildiri yayınladı.

          İş “cinayetlerinin” önlenmesi, işçi sağlığı ve güvenliği uygulamalarının hayata geçmesi için sendikal örgütlenmenin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır!

        Geçen hafta İstanbul’da,  Davutpaşa'da bir iş merkezindeki patlamada, 23 emekçi kardeşimizi bir iş cinayetinde daha kurban verdik. 100’den fazla yaralı var.

        Kazanın gerçekleştiği yer, içi içe geçmiş,  yaşama ve çalışma koşullarına uygun olmayan binalar yığınından oluşan bir sanayi bölgesi. İşyeri olarak kullanılan rasgele inşa edilmiş binalar, denetimsiz ve ruhsatsız olarak faaliyet gösteren işyerleri. Dışarıda bekleyen işsiz yığınların işini alacağı korkusuyla, yol parasından tasarruf etmek için yürüyerek gelinen işyerlerinde kendilerine dayatılan en kötü çalışma koşullarını sorgulayamadan, ses çıkaramadan, hak arayamadan sürdüren emekçiler, o gün başladıkları günü bitiremediler.

        İstanbul’u bir finans merkezine dönüştürmek için seferber olmuş, alıveriş merkezlerine ve lüks sitelere kentin yarattığı rantı dağıtarak iktidarda kalmayı sürdüren, kentleşmeden, kentin sorunlarından haberdar olmayan, insanları ortaçağ koşullarında çalışmaya mahkum eden yerel yöneticiler, belediye başkanları, bakanlar, suçluların telaşı içinde, açıklamalar yapmaya koyuldular.

        Ne söylemeye çalışırlarsa çalışsınlar, günlerdir yapılan açıklamaların, hiçbir haklı dayanağı yoktur. Hiç bir açıklama, ya da daha önce yapılmış olduğu söylenen hiç bir şeyin değeri ve anlamı yoktur. Bu kez Davutpaşa’da, dün Tuzla Tersanelerinde, yarın bir başka işyerinde gerçekleşen ve gerçekleşecek olan ölümlerden bugün kameralar önünde timsah gözyaşları dökenler sorumludur.

       Sorumlular, sürekli işsiz üreten ekonomi politikalardan vazgeçmeyen, beslendikleri kayıt dışı alanı, merdiven altı ekonomiyi kollayan, ülkeyi ucuz emek pazarına dönüştüren, gelinen noktayı yeterli bulmayarak, en ağır ve giderek ağırlaşan yaşam ve çalışma koşullarını bu ülke çalışanlarına reva görenlerdir. 

        Son 7 ayda tersanelerde 13 işçi “iş cinayetlerinde”, yaşamını yitirmiştir. Yanarak ölen tekstil işçileri, göçük ve patlamalarda ölen maden işçileri, traktörlerle taşınırken trafik kazalarında yitirilen kadın ve çocuk tarım emekçileri, bakımsızlık ve kaynak yetersizliği nedeniyle tren kazalarında yaşamını yitiren kamu emekçileri, bu ülke insanlarının yaşamı pahasına sürdürülen, politikaların kurbanıdır.

        Ülkemizde, çalışanların yüzde 66’dan fazlası kayıt dışıdır. Sosyal güvenlik hakkından yoksun olan bu kesimin yanında; kayıtlı çalışanların  yarısı da; asgari ücret karşılığı,  yasal çalışma sürelerine uyulmadan, günde 12 saate yaklaşan sürelerde, hafta tatili, yıllık ücretli izin gibi yasal haklarından habersiz olarak; işyerinde  sağlık ve güvenlik koşullarına uygunluk  aranmadan çalıştırılmaktadır.

        Bütün bunlar, ülkemizde emekçilerin  büyük bir kesiminin, çalışma ilişkilerinde sınırsız esneklik ve keyfiliğin hüküm sürdüğü koşullarda, kuralsız olarak çalıştırıldıklarını göstermektedir.

      Öte yandan, özelleştirme, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma, kısaca örgütsüzleştirme politikaları, sendikal haklara ulaşmayı olanaksızlaştırmaktadır. Emekçiler için sendikaya üye olma, toplu iş sözleşmesi ile çalışma koşullarını belirleme hakkı, bu gün önüne engeller konan ve ulaşılamayan bir haktır. Bu nedenle bugün,  her türlü güvenlik ve güvenceden yoksun çalışma koşulları, kayıt dışı işçilik, çocuk çalıştırılması, iş kazaları ve meslek hastalıklarının boyutu, kabul edilemez bir nitelik kazanmıştır.

         Dünyanın “17. Güçlü Ekonomisi” ilan edilen güçsüz ve gelişmemiş ekonomimiz, küresel piyasalarda rekabet gücünü, emekçilerin sağlık ve güvenlik koşullarını göz ardı ederek elde etmektedir. Bugün uygulanan ekonomi politikalar, işçi sağlığı ve güvenliğinin maliyetini gözden çıkaracak hızda işsiz üretmektedir.  İşverenler, işçi sağlığı ve işçi güvenliği önlemleri ile ilgili olarak harcama yapmak yerine, eldeki tükendiğinde sağ ve henüz sağlıklı sayısız işsizden birini almayı, daha sonra bekleyen bir başkasını seçmeyi yeğlemektedir.

         Ülkede rekabet öncelikleri, insan yaşamı pahasına ve insan üzerinden sağlanmaktadır. İş sağlığı ve güvenliği konuları, rekabet öncelikli bu acımasız ve vahşi işleyişe dayalı olarak yürütülmektedir. Rekabet üstünlüğü sağlamada istenen noktaya gelinmediğinden, daha aşağıya inmekte gösterilen acele nedeniyle, sağlık ve güvenlik konuları bu koşullarda lüks olarak görülmektedir. İş sağlığı ve güvenliği alanındaki ihmallere bu nedenle göz yumulmakta, görmezden gelinmekte, denetlenmemekte ve bu sayede elde edilen rekabet üstünlüğü desteklenmektedir.

         Küresel  işbölümünün taşeronluğu ile yetinen ekonomimiz, uluslararası tekellere kayıtdışı alanda merdiven altı fason üretim yapmak, çocuk emeği ile üretim maliyetini düşürmek, uzun çalışma süreleri ile emekçilerin yaşam süresine saldırmak gibi bir tutumdan beslenen ve cinayetle sonlanan bir kısır döngü içinde gerçekleşmektedir.

        Bu düzen içinde, emekçiler her türlü korunma ve güvenceden yoksundur.

        Oysa, Sosyal hukuk devletinin temel işlevi, çalışanlar için güvenli bir çalışma ortamı oluşturmak, çalışanları çalışma ortamından kaynaklanan sağlık ve güvenlik risklerine karşı korumak, çalışanların güvenlik, sağlık ve refahını sağlamak ve geliştirmektir.

       Bunun için öncelikli olarak, küresel rekabetin, emek sömürüsünden beslenen piyasaların ihtiyacı olarak mitleştirilen politika ve uygulamaların terk edilmesi ve insana odaklanmış bir çalışma kültürünün yaygınlaştırılması gereklidir.

        Çalışılan ortamının ve üretim süreçlerinin yetersiz ve olumsuz koşulları, çalışanların en temel hakkı olan sağlıklı yaşama ve çalışma hakkını tehdit etmektedir. Bu nedenle İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda gerekli önlemlerin alınması, kaçınılmaz bir zorunluluktur. İş kazalarının ve meslek hastalıklarının ortadan kaldırılması, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sağladığı olanakların bu alana yönelik olarak geliştirilmesi, bilimsel araştırmaya dayalı risklerin tanımlanması, planlı çalışma ve üretim sürecindeki gelişmelerin bilimsel yöntemlerle incelenmesi ve nihayet güvenlik önlemlerinin artırılması gereklidir.

       Bu konuda öncelikli olarak görevli yer, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’dır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,  değişen denetim politikaları sonucu, kamusal denetim sorumluluğunu yerine getirmemektedir. İş Müfettişlerinin denetimlerinin niteliğinin ve etkinliğinin azaltılması ve yaptırım mekanizmalarının esnekleştirilmesi böylesi kazaları kaçınılmaz hale getirmiştir.

        Bu sonuçları kanıksamak, rekabetin ve ekonomik büyümenin kaçınılmaz sonucu olarak görmek, göstermek söz konusu olamaz.

        Bu nedenle;

* Devlet ve işverenler, çalışanların haklarının olduğu ve bu haklara saygı gösterilmesi gerektiği gerçeğini göz önünde bulundurmak zorundadır. Emekçilere, insan onuruna yaraşır iş koşulları sağlanmalıdır. 

* Devlet kayıt dışı ekonomik faaliyetleri kayıt altına alacak politikalar geliştirmelidir. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin çalışma ortamı ve koşullarını düzenleyecek ve denetleyecek önlemleri almalıdır.

* Sendikal örgütlenme, çalışma ilişkilerinin haklar temelinde gerçekleşmesinde en etkin denetim ve yaptırım aracıdır. Bu gerçek doğrultusunda kurgulanacak bir toplu çalışma ilişkileri sistemi, tüm çalışanların sendikalara üye olma hakkını güvenceye alacak biçimde gerçekleştirilmelidir.

*İş Sağlığı ve Güvenliği program ve politikalarının amacı, önleme ve koruma başta olmak üzere, sağlığın geliştirilmesi sorununa odaklanmalı, çalışanların fiziksel, ruhsal, düşünsel ve toplumsal esenliğini geliştirebilecek bir açılıma sahip olmalıdır.

*Bilgilendirme ve eğitim işçi sağlığı ve güvenliği alanındaki en temel araçlardır. Riskler ve tehlikeler konusunda sağlıklı bilgilerin toplanması, değerlendirilmesi, yaygınlaştırılması ve eğitimlerinin verilmesi  gereklidir. Her işyerinde bu etkinlikleri gerçekleştirecek yapılanma zorunlu kılınmalıdır.

*Çalışanların sağlığını koruyup geliştirmeye ve çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik hizmetler hangi ekonomik faaliyet alanında olursa olsun bütün çalışanları kapsamalıdır.

*Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, bu konularda etkin bir işlev yürütmekten ve bu alandaki görevini yerine getirme yeteneğinden yoksundur. Bugün, ülke işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin bir mevzuattan yoksundur. Bakanlık, çalışanların her alanda tüm beklentilerini boşa çıkardığı gibi, bu konuda da yetmezlik, göz yumma, taraf olma, aymazlık ve emek karşıtlığı içinde davranmış, görevini yapmamıştır. Bakanlık tüm çalışanları, korunmasız, savunmasız ve yalnız bırakmıştır. Bu alanla ilgili yasal düzenleme 2003 tarihinden bu yana yapılmadığı gibi işçi sağlığı ve güvenliğiyle ilgili işveren yükümlülükleri, bugün “istihdamı artırma” görüntüsü altında ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen, yakında “katılımcılık görüntüsü” yaratmak için, görüşlerimizi almak üzere açıklanacak olan İstihdam Artırıcı Önlemler Paketi işverenlerin sorumluluklarını azaltmak ve kıdem tazminatı gibi bir emek hakkını daha ortadan kaldırmak üzerine kurgulanmıştır. Daha çok, işçinin yaşama hakkının tehdit altında olması sonucunu doğuracak bu girişimin özü de emekle ilgili her konunun işverenler için maliyet unsuru olarak görülmesidir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı varlık nedenini hatırlamaya, ülkede çalışanların korunmasından sorumlu olarak yapmakla yükümlü olduğu gerekli ve yeterli girişimleri gerçekleştirmeye davet ediyoruz.

        Emek en yüce değer, yaşama hakkı kutsal bir haktır. Emeğin değersizleştirildiği, paranın ve karın yüceltildiği bu koşullarda, anımsanması gereken temel gerçekler asıl bunlardır. Bu gerçekleri göz ardı ederek iktidarlarını sürdürmeye çalışanlar, bu cinayetlerden sorumludur !

       Hükümet, sorumlu bakanlar ve yerel yöneticiler, ülkeyi ucuz emek cenneti olarak pazarladığı,  kayıtdışı, kuralsız, güvencesiz, sağlıksız koşullarda sözde üretim yapan işyerlerine yönelik önlem almadığı sürece bu cinayetler durmayacaktır.

       Bu nedenle DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu, ucuz emek cenneti olan Türkiye, iş kazası cehennemine dönüşmeden tüm yetkilileri hesap vermeye ve görevlerini yapmaya çağırmaktadır.

        31 Ocak 2008 Davutpaşa Katliamı’nın kayıpları olan 23 emekçinin anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.