DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin 5510 Sayılı SSGSS Yasası ile ilgili düzenlenen toplantıda yaptığı konuşma

 

Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu’nun emek tarafını oluşturan katılımcı 14 örgütün, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ile ilgili görüş ve önerilerini paylaşmak ve taleplerini doğrudan iletebilmek amacıyla, parlamentodan bütün milletvekillerinin davetli olduğu ve katılımcı örgüt genel başkanlarının görüş bildirdikleri toplantı 3 Aralık 2007 Pazartesi günü İnşaat Mühendisleri Odası Teoman Öztürk Salonu’nda yapıldı.

Genel Başkanımız Süleyman Çelebi şunları söyledi:

 

DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ,

SEVGİLİ ARKADAŞLAR,

DEĞERLİ BASIN EMEKÇİLERİ,

 

TÜRKİYE DEVRİMCİ İŞÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU–DİSK ADINA HEPİNİZİ SAYGIYLA SELAMLIYORUM.

 

Önceki Hükümet döneminde kabul edilen; hazırlanırken ve Mecliste görüşülürken karşı çıkmamıza rağmen kabul edilen, hepimizin sağlığını, geleceğini yakından ilgilendiren Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ile ilgili görüşlerimizi paylaşmak üzere buradayız.

 

Önceki Hükümet, meydanlarda yükselen sesimizi duymamış,  halkoylamasındaki yüzde 96 “hayır” oyunu görmemiş, uyarılarımızı dikkate almamış, taleplerimizi göz ardı etmiş; yasayı Meclis Genel Kurulunda halktan gizleyerek geçirmiştir. Tüm bu süreçlerde, emek örgütleri ve meslek kuruluşlarının görüşleri alınmış, ancak öze dair itiraz ve taleplerimizin tümü, yasaya yansıtılmamıştır. Bu kez, yeni Hükümetin Anayasa  Mahkemesi kararı doğrultusunda tüm çalışanlar için ortak norm ve standart sağlayacak bir düzenleme yapması gerekirken; öncekinden de geri bir yasa taslağı ortaya çıkmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı nedeniyle yasanın yürürlük tarihinin ertelenmesini, halkın gereksinimlerini karşılayacak gerçek bir sosyal güvenlik reformu için uygun bir fırsat olarak gördük. Ancak, bugün geldiğimiz noktada karşılaştığımız gerçek, yine halkın temel haklarının, ihtiyaçlarının karşılanması yerine, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal hakların ticari mala dönüştürülmesi gerektiğini buyuranların  isteklerinin yerine getirilmesi. Bu yasa tasarısı ile, sosyal sigortalar ulaşılması ve karşılanması mümkün olmayacak bir nitelik kazanacak. Sağlık ise, özelleştirmeyi de aşan bir biçimde, insan sağlığı üzerinden sermayeye, özel hastane sahiplerine kaynak aktarmanın bir aracı olarak tasarlanıyor.

 

Hükümet, bir yandan sosyal güvenlik açıklarının büyüdüğünü söylerken; bir yandan da sağlık alanındaki uygulamalarıyla, özel hastanelere, ilaç tekellerine aktardığı payı, artırmayı hedefliyor.

 

Kamusal kaynakları hızla tüketen bu uygulama, yakın gelecekte sağlık hakkının kısıtlanmasına, sağlanacak hizmetlerin daraltılmasına neden olacak. Artan katılım payları ve cepten yapılan harcamalar, sağlığın kamu hizmeti olarak karşılanması gereken toplumsal hak niteliğini ortadan kaldıracak.

 

Türkiye, OECD ülkeleri arasında devletin sosyal güvenlik sistemine prim katkısı olmayan tek ülkedir. Avrupa Birliği ülkeleri, sosyal güvenlik ve sağlık için bütçelerinin yarısını harcarken, Türkiye’de bu oran bütçenin beşte birine ulaşmıyor. Bütçenin yüzde 26’sı, nüfusun yüzde 10’una faiz ödemeleri olarak aktarılırken; nüfusun yüzde 90’ı için yapılan sosyal güvenlik harcamaları yüzde 15’i bile bulmuyor. Anayasa’sında, “sosyal hukuk devleti olarak” tanımlanan bir ülkede; bütçeden sosyal güvenlik sistemine aktarılan kaynağı “karadelik” olarak nitelemek, çalışmayı, alınterini ve emeği değersizleştirmek, parayı yüceltmek demektir.

 

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası gibi        ne yazık ki TBMM’ne sunulan değişiklik tasarısı da, çalışanların, işçilerin, memurların, emekçilerin, emeklilerin, köylülerin, yoksulların kısacası halkın, sağlık ve güvenlik hakkını karşılamıyor !

 

Yasa tasarısının gerekçeleri açıklanırken ve yapılan düzenlemeler savunulurken, tepkileri azaltmak için olsa gerek, kazanılmış hakların korunacağı ve yasanın yürürlük tarihinden sonra çalışmaya başlayacak olanların sonuçtan etkileneceği ifade ediliyor. Hak kaybının söz konusu olduğu bir durumda, bugün çalışanların haklarının korunması gerekiyorsa, bu haklar gelecek kuşaklar için de korunması gereken haklardır. Sağlık ve sosyal güvenlik hakları, sonraki kuşaklara bedel ödeterek, hakları gasp edilerek değil, geleceğe de sahip çıkarak korunur.  

 

5510 sayılı Yasa’da değişiklik yapan tasarı, daha önce karşı çıktığımız, olmaması gerektiğini anlatmaya çalıştığımız bir çok konu yanında, kabul edilemez yeni düzenlemeler içeriyor:

 

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı doğrultusunda, tüm çalışanlar için eşitlik sağlayacak bir norm ve standart birliği gözetilmiyor. Eşitsiz ve ayrımcı bir uygulama sürdürülüyor.

Emekli aylıklarının miktarını belirleyecek olan güncelleme katsayısına refah payı dörtte bir oranında yansıtılarak, emeklilerin ulusal gelir artışından almaları gereken pay kısıtlanıyor.

25 yıl düzenli çalışıp, 9 bin gün prim ödenmesi, gelecekte emekliliği olanaksız kılıyor.

Ücretin yarısına karşılık gelecek emekli maaşı, gelecekte çalışanların yoksulluğa mahkum edilmesi demektir.

Tasarıda, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak karşılanması gereken yardımlar geri alınıyor. Emzirme ödeneği, evlenme yardımı, cenaze yardımı gibi ödemeler yeniden düzenlenerek, kısıtlanıyor, yararlanma daha uzun çalışmış olmak koşuluna bağlanıyor. Geçici iş göremezlik ödeneği, düşürülüyor.

Aylık ve ödenekler, düşük ödeme yapmayı asıl alarak belirlendiğinden, yeterli gelir sağlamıyor.

Toptan ödeme, yaşlılık aylığı bağlanma yaşını doldurma koşuluna bağlanarak kaldırılıyor.

Ölüm aylığı bağlama şartı çoğunluğu asgari ücretle çalışan işçiler için, 900 günden 1800 güne çıkarılırken; kamu vicdanını yaralayacak biçimde, emekli aylığına hak kazanamamış milletvekillerinin yakınları için bugünkü asgari ücretin üç katı tutarındaki temsil tazminatının ödenmesi kuralı getiriliyor.

 Yurtiçinde ve yurtdışında geçen çalışma sürelerinin; tasfiye edilen ya da sonradan belirlenen hizmetlerin  birleştirilmesi, borçlanması veya eklenmesiyle ölüm sigortasından yararlanma olanağı kaldırılıyor.

Yurtdışına çalışmak üzere götürülen işçilerin, emeklilik hakkı, primlerini kendilerinin ödemesi koşuluna bağlanıyor.

Basın emekçilerini de kapsayan bir grup emekçi için, kazanılmış hak niteliğindeki fiili hizmet süresi zammı  kaldırılıyor. Havayolları uçucu personeline, lokomotif makinistlerine, infaz koruma memurlarına, posta dağıtıcılarına, deniz üstünde çalışan gemi çalışanlarına yıpranma payı verilmiyor.

Fiili Hizmet Zammından yararlanabilmek için getirilen 10 yıl çalışma koşulunu, emeklilik için gereken 25 yıl aralıksız çalışma ve 9 bin prim ödeme yükümlülüğü ile orantılı bir süre değildir.

TBMM Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı için bağlanacak aylıklarla ilgili özel düzenlemeler, yasanın amacına aykırılık oluşturuyor.

Giderek yaygınlaşan esnek çalışma koşulları ile ilgili düzenlemeler, sosyal güvenlik hakları yönünden eksik ve yetersiz kalmaya devam ediyor. İsteğe bağlı sigortalılık kurallarına bağlı kılınmak, kısmi süreli ya da çağrı üzerine çalışanların sağlık ve sosyal güvenlik haklarını karşılamıyor.

Emeklileri çalışmak zorunda bırakan koşulları iyileştirmek, emekli aylıklarını artan ulusal gelirden de yararlanacak biçimde yeniden belirlemek, insanca yaşamaya yeterli hale getirmek yerine, yeniden çalışmaya başlayan emeklilerin, emekli aylıkları kesiliyor. 

Sosyal devlette, karşılıksız sağlanması gereken sağlık hizmetlerinden yararlanmak için, asgari ücretin üçte biri kadar geliri olan herkesin genel sağlık sigortası primi ödemesi gerekiyor. Prim borcu olanlar, sağlık hizmeti alamayacak, tedavileri yapılmayacak. Şimdi en yüksek maliyetle geçici olarak yaygınlaştırılan uygulamalar, giderek parası olanın yararlanabileceği uygulamalar haline gelecek.

 Sağlık hizmetinden yararlanmada, ayakta tedavi, protez ve ilaçta uygulanan katılım payı, artık yatarak tedavide de alınıyor. Yatarak tedavide, hastanede yapılan ilaç masrafları da katılım payı kapsamında. Katılım payının tutarının asgari ücreti aşamayacağını düzenlemek, sağlık hizmetlerinin artık paralı olacağı gerçeğini gizlemeye yetmiyor.

Tasarıda, sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcı bir parçası olan sosyal yardımlarla ilgili yasal ölçüler konusunda hiçbir düzenleme yapılmıyor. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nun, siyasal bir araç olarak Hükümet’in emrinde tutulması sürdürülüyor. Sosyal güvenlik sistemi içine alındığında “karadelik” söylemini de ortadan kaldıracak olan bu fon, sosyal hukuk devletinin gerektirdiği gibi, açıklık, nesnellik ve saydamlık kurallarına uygun olarak sosyal politikalar için kullanılmak yerine, siyasal sadaka kültürünü destekleyen bir olanak olarak Hükümete veriliyor.

 

5510 sayılı Yasa ile ve şimdi de bu değişiklik tasarısı ile yapılmak istenen görüldüğü gibi, sosyal güvenlik sistemini iyileştirecek bir reform değil, sosyal devleti ortadan kaldıracak ve devleti sosyal hakları piyasalaştırmaya aracılık edecek bir biçimde yeniden yapılandırmak.

 

Tüm bu nedenlerle, TBMM’ne sunulan Yasa Tasarısının geri çekilmesini, geniş katılımlı bir tartışma ortamında çalışılarak taleplerimiz doğrultusunda yeniden düzenlenmesini istiyoruz.

 

Bugün burada bulunarak sağlıkta ve sosyal güvenlikte, Anayasa’da belirtilmiş olan sosyal devlet ilkesine göre  düzenlenmesi gereken haklarımızı koruma ve kendi geleceğimizi belirleme iradesini ortaya koyduk. Bu iradenin sürekliliği ve birlikte davranma konusundaki kararlılık yürüteceğimiz mücadeleyi güçlendirecek; kazanılmış haklarımızı ve gelecekte kardeşlerimizin, çocuklarımızın, emekçilerin sahip olması gereken hakları korumayı sağlayacaktır.

 

Bu Tasarı bu biçimiyle yasalaşsa bile bu yasaya karşı mücadelemizi kararlı bir biçimde sürdürmeye azimliyiz.

 

Değerli Milletvekilleri,

Bu süreçte sizlerin, uluslararası tekeller ve faiz lobilerinin çıkarları ile halkın istek, ihtiyaç ve beklentileri arasında seçim yapması gerekecek.  Milletin vekilleri olarak, seçiminiz taleplerimizi gözetmek doğrultusunda olmalıdır. 

 

Hepinizi selamlıyor, saygılar sunuyorum.